AH YALAN DÜNYA

             



                 Kavgada hep dayak yiyen çocuktum ben. O yaştaki çocuğun hayat mücadelesi miydi sokakta varolmak bilmiyorum ama annem artık sinirlenmeye başlamıştı. "Sen neden bi tane vuramadın?" diye sorardı hep. Vuramazdım, çünkü o benden hep küçüktü, hep zayıftı. Lanet olsun ki hep iriydim ben. Belki de toplum tarafından henüz şekillendirilemeyen karakterim, doğam aslında iyiydi, şiddeti reddediyordu belki de ilkel çağlarda yaşasak doğal seçilimde ilk elenen ben olacağım, yok edileceğim. Tam bir pasifisttim, şiddeti reddeden. Artık annemi bu doğa nasıl sinir ettiyse "bir daha dayak yeyip eve gelme, eğer biri sana bir şey yaparsa karşılığını vereceksin!" diye kızdı. Annem resmen vur, kır, parçala bu maçı kazan diyordu biri sana sataşırsa, çünkü ben hiç kavga başlatmazdım, emindi bundan. Dayak yemeyeceksin, hakkını savunacaksın, dayağını yersen de ağlayarak eve gelmeyeceksin diye aldım emirleri birinci elden. Söz verdim kendi kendime. Birisi bana vurursa ödetecektim bunun bedelini ona. Sonra  dayak yemeye aynen devam, ama eve de  ağlayarak dönemiyorum. Namusumla dayağımı yeyip, hiç birşey olmamış gibi eve dönerdim. Önceleri gider kuytu köşelerde ağlardım, neden benle kavga ediyorlar diye, sonra ağlamayı da bıraktım. Büyüyünce teyzelerimden öğrendim ki; bana dayak yiyorum diye kızan annem de aynı benim gibiymiş. İnsanın sevdiklerinde, kendi tekrarladığı davranışları görmesi üzüyor belki de. Sanki kendin bir şekilde baş edebilirsin başına gelenlerle ama sevdiklerin baş edemez gibi geliyor. Ben şimdi düşününce zayıflık olarak da görmüyorum orası ayrı ama heralde benim de bir çocuğum olsaydı ve eve her gün dayak yiyerek gelseydi dayanamaz, evde acı yok acı yok. Bize vurana napacağız, ezeceğiz minik kafasını, kıracağız boynunu diye diye başlardım antremanlara.
                      Sonra birgün, aniden anneannem öldü. Anneannem ya, öyle kolay değil. Hastaneye kaldırıldığında, annemin, babamın, akrabaların yanında şimdi ben kimle kalacağım diye ağlamışım. Sadece öldüğünde okulda beni almalarını beklediğini hatırlıyorum. Herkes tenefüse çıktığında çantamı hazırladığımı. Sonra Bedriye Teyzeyi gördüm, annemin en iyi arkadaşı. Hemen kalkıp beni çağırmadan sessizce yanına gidip elini tutmuşum. Yolda yürümeye başlamışız ve ben Bedriye Teyzeye "biliyorum anneannem öldü" demişim. O bana anlatmaya çalışmış elinden geldiğince, ben hiç ağlamadan, biliyorum demişim. Sonra konuşmadan yola devam etmişiz. Gerisini hatırlamıyorum. 
            O günlere dair başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Sonra o günle hafızam yerine geliyor, 12 ekime kadar ki, ilk on güne dair hiçbir şey yok. Doğum günümdü, üzülmeyeyim diye doğum günü yaptıklarını, evin önünde çocuklarla oynadığımızı hatırlıyorum. Artık ben nasıldım, ne yapıyordum bilmiyorum, ama bir arkadaşım, beni teselli etmek ihtiyacı duymuş, büyüklerden  duyduğu cümleleri, çocuk aklıyla bana söylüyordu. Sonra birden "Üzülme Selen." dedi, "Burası yalan dünya, Nazmiye Teyze gerçek dünyaya gitti şimdi." Ben bunu duyunca bir sinirlendim.  Saldırdım çocuğa, nasıl dövüyorum çocuğu, nasıl dövüyorum. "Yalan dünya yok, gerçek dünya burası aptal, yok oldu, öldü işte, bi yere gitmedi, sen nasıl gerizekalı bir aptalsın, böyle bir şeye inanıyorsun diye. Gerizekalı, aptal, başka dünya yok, gömdüler, yok olacak işte diye diye döndüre döndüre dövüyorum çocuğu, elimden alamıyorlar. Hem ağlıyorum hem dövüyorum. Çocuklar başaramadı ayırmayı, "Selen, Murat'ı dövüyor diye büyükleri çağırdılar da onlar aldılar çocuğu elimden.
                Herkes şaşkın, beni dövene el kaldırmamışım, beni teselli etmeye çalışan çocuğu acımasızca dövüyorum. Neden dövdün kızım diyorlar, Diyorum "Burası yalan dünyaymış, orası gerçekmiş.". Sonra annemin halası kucağına alıp, anlatmıştı kötü bişi dememiş diye. O da ölümü, yaşamı anlatmaya çalıştı kendince, dini inanışlarına göre de. Neden buraya yalan dünya dediklerini, hepimizin birgün öleceğini. Özür dilettiler, barıştırdılar ama nasıl sindiremiyorum, nasıl sinirleniyorum. Aynı okuldayız, evlerimiz aynı yerde, okula birlikte gidiyoruz, o benden bir sınıf küçük, yanımda olması sinirimi bozuyor , saldırasım geliyor. O an ne derlerse desinler yok olacağımızı kabul ettim, seçtim ben. O an anladım ki, Murat haklıydı. Her şey yalan. O günden sonra bir açıldım, beni bir döveni ben iki dövüyordum. Bana bir sövene iki sövüyorum. Yalan dünya maden, hepimiz öleceğiz hakkını vererek yaşayalım. Gereğini yerine getiriyorum. 
                             Sonra ailede herkes tek tek ölmeye başladı bir kaç yıl arayla. Ben tam ölüme alıştım artık diyordum, dedem ölüyor, bana ölümü anlatan büyük halam, büyük dayım, diğer dedem, babaannem derken bir bakıyordum alışmak diye bir şey yok. Ama savunma mekanizmaları git gide güçleniyor. 
                      Yok olmayı kabul edebilir mi insan? Yok olmaya alışabilir mi? En son Niloş öldü, sonra annem, annemden bir yıl sonra beni anneannemin cenazesinde teselli eden Bedriye Teyzem de öldü. Kendimi onun kızını teselli ederken buldum. Baktım kendimin inanmadığı şeyleri söylüyorum. Öyle bir alışacaksın ki, dediğimi hatırlıyorum Sonra bir baktık cenaze evinde gülüyoruz deliler gibi. Hayat devam ediyor. Biraz zaman geçiyor, bir bakmışsın, şarkı söylüyorsun, dans ediyorsun, gülüyorsun, aşık oluyorsun. Yalanlara inanmaya devam ediyorsun. Sonra Bir arkadaşının artık bu yalanı sürdürmek istemiyor, son veriyor. Kızıyorsun, sinirleniyorsun, üzülüyorsun, ağlıyorsun ama hak vermeden de geçemiyorsun. 
                         



                       

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

CEHENNEMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE !

Kıvanç Tatlıtuğ'u Rüyada Görmek

Şehirler ve Renkler