Karlı Bir Yol Hikayesi



         Tipi suratıma suratıma vururken acaba Facebookta kaç milyon kişi  sanki biz penceresi olmayan hücrelerimizde yaşıyormuşuz gibi karın yağdığını müjdeliyor, kaç kişi "Her yerde kar var" şarkısını paylaşıyor diye düşündüm. Sıcacık evinde kahveni yudumlarken, karı sevmek kolaydı ne de olsa! Ama suratına suratına tipi yağarken ve her an kayıp kafanı sokağın en sivri köşesine çarpma ihitmalin varken, hiç de hoş olmuyordu bu durum. Sonuçta İsviçre Alpleri'nde tatilde değildik, karın yağması sevimli bir şey olsun. Altyapısı ve hiç bir önlemi alınmamış, bol yokuşlu, bol trafikli İstanbul'da yaşıyorduk.

             Atkımda biriken kardan kardanadam yapmaya çalışırken, çocukluğum aklıma geldi. İnsanlar kar yağmış lafını duyar duymaz her riski göze alıp, Spil Dağı'na ya da Sabuncubeline çıkarlardı. Arabanın ön kaportasına kardanadam yapıp gelir, konu komşuya hava atarlardı. Babam büyük ihtimalle çok saçma ve tehlikeli bulduğu için bizi hiç götürmezdi. Komşunun eriyen kardan adamından gizlice bir topak alıp, ilk kar deneyimlerimizi yaşardık. Kar bizim için böyle bişidi. Sabuncubeli'ne ya da Spil'e çıkan komşunun arabasındaki eriyen kardanadam. 

                 Hiç unutmam, kardeşim doğduğu sene, yıl lar sonra kar yağmıştı. Kar dediğim işte sadece bir saat filan yağmıştır en fazla.  Sene olmuş 2016 ,  ne çok kar yağdıydı, aman aman ne kar olmuştu diye anlatılır hala. Manisa, şubat 1987, sanırsın İvan Desinoviç'in bir günü, böyle termometreler patlamış, kirpiklerin donuyor, öyle bi anlatılır ki, Stalinist baskıyı ciğerlerinde hissedersin ! Halbuki ne; 2 yaprakta 5 dk kar kalmış ! Son senelerde, Manisa'ya yağan karı görünce şok geçirmişdir memleketim insanı heralde. Sokaklar insan seli, herkes birbirine kartopu atıyor, karlar üzerinde yuvarlanıp, kar yiyorlardır şifalı bişi diye eminim. Ya da bu sadece, hipotermiden dolayı, benim kafamda oluşan bir hayal. 

                    Etrafıma hiç bakmadan, dalmış, kafam önde, bunları düşünürken geçirdiğim ezilme tehlikesinden sonra aklım başıma geldi. Durdum, kırmızı ışıkta beklerken yanımda elinde poşetler, sırt çantası ve kocaman bir kutuyla duran adamı farkettim. İçime sinmedi, "isterseniz yardım edeyim dedim" ama adam suratıma öyle boş ve garip garip baktı ki, kafamda iki seçenek oluştu. Ya ben 6. Histeki Bruce Willistim ya da kar yağarken, insanları yardım etme bahanesiyle kandırıp, öldüren KAR SAPIĞI lakaplı ünlü seri katildim ve robot resimlerim ülkenin dört bir yanına dağılmış, ana haber bültenlerinde yayınlanmıştı. Ben hayatımda hiç kimseyle o kadar uzun ve boş bakışmamıştım. Neyse ki, hayatımın en uzun kırmızı ışığı sönmüş insanlar arkadan ittire ittire bu bakışmaya son vermişti. Ve ben yoluma imparator pengueni gibi paytak paytak adımlarla devam etme kararı alabilmiştim. Sonradan anladım ki, suratım o kadar kızarmıştı ki, adam büyük ihtimalle şarap parası dileniyorum sanmıştı. 

                         Evden çıkarken aşırı zor geldiği için kar botlarımı giymediğimden ve bu kadar tipiye yakalanamayacağımı ve yürümek zorunda kalmayacağımı düşündüğüm için giydiğim botlarım iyice su almıştı, her adımım botun içinde büyük dalga oluşumuna neden oluyorken, beynim de ayaklarım gibi iyice domuş, halüsinasyon görmeye başlamıştım sanırım. Avucumun içinde bir kibrit yaktım.  Galdyatöre bağlamıştım, güneş üzerimde süzülürken, üzüm bağları içinde, ellerimi iki yana açmış, asma yapraklarını okşaya okşaya gökyüzüne bakarak yürüyordum. Kibrit söndüğünde eve daha da yaklaşmıştım ama sadece bir kaç saniye sürdüğü için biraz önce olduğum yerden sadece 2 adım ilerdeydim. Bir kibrit daha yaktım. Soğuğun uyuşan suratıma antiaging etkisi olabileceğini düşünmeye çalıştım, Rusların güzellik sırrını çözmüştüm. Büyük ihtimalle hücrelerimin yaşlanmasını durdurmayı başarmıştım. Bu gidişle, hipoterminin de etkisiyle, eve gittiğimde 6 yaşındaki bir çocuk gibi görünmem gerekiyordu. Kibrit söndüğünde, eve sadece bir yüz metre uzaklıkta ve buz tutmuş dik yokuşun başındaydım. 

                         Bir an önce eve ulaşmak için, bir tercih yapmış kısa ve tehlikeli yolu seçmiştim. Hayatta da her zaman bu hataya düşüyordum. Kısa ama riskli yolda başlarda evet herşey iyi gidiyordu ama riskli kısma gelince korkup, tekrar baştan uzun yola dönmeye çalışıyordum. İşte yine aynı yerdeydim. Ama bu sefer, yolun başına dönmeyi göze alamadım. Acıkçası yemiyordu. Poşetleriyle yokuştan kayan çocukları gördüm, "ablacım bi tur versene" dedim. Çocuk uzun uzun bana baktı ve yok abla veremem bu poşet en güzel kayan poşet" dedi. LCW poşetinin bu kadar değerli bir şey olabileceğini düşünmemiştim ama, o poşet için resmen çocuk dövebilirdim. Tabi, çocuğa kadar koşmayı göze alabilseydim. Hiç bir çocuk bana poşetini vermemişti. Bu kadar dışlandığım bir başka durumda kalmamıştım. Ama onları çok iyi anlıyordum.  Neyse, buraya kadarmış diye yokuşu inmeye başladım. Çocuklar resmen düşmemi bekliyorlardı. Yanımdan kayan çocuğa, "bak ben inene kadar kaymayın demedim mi size" diye bağırdım. Evet dememiştim.  Büyük ihtimalle, biraz sonra düşüp ölecektim, ölmesem de mahalleliye çok pis hikaye olacaktım. 



                











Yorumlar

  1. Dışarı da donduktan sonra eve geldim çayımı demledim, yazını okudum :)) O kar botlarını giyecektin :) Bol güneşli bloglamalar :)

    YanıtlaSil
  2. Keşke giyeydim ama karda giyinmeyi bilen insan değilim! Teşekkürler :) Sana da muhteş günler.

    YanıtlaSil
  3. Harika bir anlatim tarzın var tebrikler.

    YanıtlaSil
  4. Teşekkür ederim. Umarım öyledir. :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

CEHENNEMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE !

Kıvanç Tatlıtuğ'u Rüyada Görmek

Şehirler ve Renkler